Bugünkü idare hukuku ders notu, başka bir ders notunun özeti niteliğinde. Hatta özetin sadece ilk bölümü. İdare hukuku ders notu sayfasında bugün farklı bir şey yapıyoruz. Normalde nota ilişkin biraz bilgi verdikten sonra notun bulunduğu PDF’ye link veriyoruz ve bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz. Bugün ise notu doğrudan yazı olarak paylaşıyoruz. Bunun sebebi, notun henüz PDF olarak hazırlanmamış olması. PDF olarak hazırlandığında bunu PDF halini buraya koyacağız ve indirebileceksiniz. Bu sırada nottan mahrum kalmamanız için hazır olana kadar doğrudan siteden yararlanabilmenizi sağlamak istedik.

DİKKAT: DOĞRUDAN DERS NOTUNA GEÇMEK İSTEYENLER KIRMIZI KISIMLARI OKUMADAN SİYAHLA YAZILI VE TABLO İÇİNDE OLAN DERS NOTU KISMINA GEÇEBİLİRLER. KIRMIZI İLE YAZILI KISIMLAR, TABLO İÇİNDEKİ İDARE HUKUKU DERS NOTU HAKKINDA BİLGİ VERMEKTEDİR.

Aşağıda bulacağınız not, daha önce paylaştığımız İÜHF İdare Kürsüsü İdare Hukuku Ses Kaydı Notunun özeti.  Bu not, idare hukuku ders notu deyince ilk akla gelmesi gereken not. Bu notun özeti ise, twitter’da da idare hukukuna ilişkin paylaşımlar yapan Aykut Purde tarafından hazırlanmış. Kendisi idare hukukunda doktora yapıyor, bu yüzden de kendi idare hukuku çalışmaları sonucu çıkan özetleri ve diğer çalışmaları, idare hukuku öğrencileriyle ve meraklılarıyla paylaşıyor. Ayrıca Hukuk Sebili’nin destekçilerinden biri. 

Her ne kadar bu özet gerçek bir kitap olmasa da, kitap gibi bir idare hukuku ders notu özeti. İÜHF İdare Kürsüsü tarafından hazırlanan ses kaydı notu 500 sayfaya yakın, dolayısıyla bir kitaptan farkı yok. Bu ders notu sitemizdeki en iyi ders notlarından biri, idare hukuku ders notu olarak ise en iyisi diyebiliriz. İdare hukuku dersini alan herkes mutlaka bu ders notunu okumalı.

Aşağıda verdiğimiz özet ise, kısa sürede tekrar yapmak isteyenler için hazırlanmış. Özetlenen not ses kaydından yazılmış bir idare hukuku ders notu olduğu için, derste anlatıldığı gibi yazılmış. Kimi için bu tarz okuması zor olabiliyor. Bu özet notu ise, ders anlatımı şeklinde olan ders notunu, daha akademik olarak özetlemiş diyebiliriz. Ders notunun sitemizde paylaşılan haliyle aynı başlıklandırmalara sadık kalındığı için isteyenler hem notun orijinalinden, hem de bu özet notundan yararlanabilirler.

İÜHF İdare Kürsüsü Ses Kaydı Notu çok uzun bir not olduğu için, özetini de buraya tek parça olarak yapıştırsak, saatlerce sayfada aşağı kaydırmanız gerekecekti. Dolayısıyla özet notunu bölümler halinde paylaşacağız. 10 bölüm yapmayı düşünüyoruz:

  1. İdare Hukukunun Alanı
  2. İdarenin Faaliyetleri ve Kamu Hizmeti
  3. Kolluk
  4. Özendirme, Regülasyon, Özyönetim
  5. İdarenin Muameleleri
  6. Mal Edinme Usulleri ve Kamu Malları
  7. Teşkilat
  8. Kamu Personeli
  9. İdarenin sorumluluğu

Bu bölüm başlıklarını belirlerken nottaki başlıklara sadık kaldık, yani ses kaydı notunda hangi başlık varsa burada da o başlığa yer verdik.

Daha fazla uzatmadan nota geçelim. Aykut Purde tarafından hazırlanan İÜHF İdare Kürsüsü Ses Kaydı Notunun Özetini bölüm bölüm paylaşacağız, ilk bölüm, nottaki ilk konu olan “İdare Hukukunun Alanı“. Keyifli okumalar.



 

İDARE HUKUKUNUN ALANI

İdare hukuku, idarenin hukuku değildir. İdare hukuku, idarenin salt idari faaliyetlerine uygulanan özellikli bir hukuktur. Zira idarenin, özel hukuka tabi olan faaliyetleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla idarenin hukukundan ziyade “idari faaliyetlerin hukuku” yaklaşımı içerisinde olmak gerekir. Neden idari faaliyetlere ayrı bir hukuk uygulamak gerekiyor, bunu anlamak gerekir.

İdare hukukunun sistematikleşmesi, 19.yy sonunda Fransız Uyuşmazlık Mahkemesi’nin verdiği meşhur Blanco kararıyla olmaya başlamıştır; ancak idare hukuku bundan önce yoktu demek doğru değildir. İdare hukuk vardı, bu tarihten önce tek sağladığı idareyi yargılayacak ayrı bir yargı düzeninin olmasıydı, yani idare idari yargıda ve fakat özel hukuk kurallarına göre yargılanıyordu. Bu karar işte bunu değiştirdi, sadece yargı yeri yetmez, olayda Blanco isimli kız çocuğuna tren çarpmasında olduğu gibi, bu tip idarenin faaliyetinden kaynaklanan zararlar, özellikli hukuk kurallarına göre çözülmelidir dendi. Dolayısıyla idare hukukunun varlığını tek gösteren ayrı bir yargı düzeni değildir, dahası bazı yerlerde ayrı yargı düzeni olmasa bile idare hukuku vardır. Burada önemli olan faaliyet merkezli bir yaklaşımı benimseyerek, ayrı yargı düzeni olsun olmasın, idare hukukunun idari faaliyetlere uygulanacak ayrı hukuk kuralları ihtiyacından doğduğunu anlamaktır.

İdare hukuku, vakıadan yola çıkarak hakikati, olması gerekeni araştıran, bunu yaparken hareketli bir alana ihtiyaç duyan hukuk dalıdır. Sadece olaylara, teşkilata, mevzuata bakarak, ezberleyerek hareketlilik takip edilemez. Önemli olan bu hareketliliği takip etmeye yarayacak az ve öz bilgiyi edinmek ve içselleştirmektir. Teşkilatı bilmek önemsiz değildir; ancak esas önemli olan bunun varlık gerekçesini, mantığını anlamaktır. Olanı bilerek; ama ona esir olmadan, hareket eden boyutunu takip etmek önemlidir.

Dövizli askerliğe ilişkin bir AYİM kararı, olana çok fazla takılmamak gerektiğini gösteriyor. Davaya konu olayda mevzuat “yurtdışında çalışanların dövizli askerlikten yararlanabilmeleri için yükümlülük döneminde yurtiçinde bir sene içinde altı aydan fazla kalmamaları” şartını öngörmüş. Japonya’da çalışan biri de şirketin zorunlu ücretli izne çıkarması dolayısıyla 6 ay 20 gün Türkiye’de kalmış ve Japonya’ya dönmüş. Mevzuata baktığınızda süre geçmiş, kişi dövizli askerlikten yararlanmamalı demeniz gerekir; ancak idare hukukunun hareketli alanını, olandan çok olması gerekene yönelen alanını hazmetmek böyle bir karar vermeye engel olur. Mahkeme de böyle yapmış, öncelikli 20 gün gibi kısa bir süre için bu kadar büyük bir hak kaybına uğratılmamalı diye düşünmüş. Dahası bu kural kötü niyetli olanları engellemek içindir, kişi kendi rızasıyla değil şirketinin göndermesiyle Türkiye’ye gelmiştir demiş ve kişi lehine karar vererek dövizli askerlikten yararlanması gerektiğine karar vermiştir. Mahkeme mevzuata baksa aleyhe karar verecekti; ama böyle yapmamış, kanuna anlam vermiş, içeriğini doldurmuş. İşte idare hukukunun hareketli olması böyle bir şeydir. Hareketi sağlayan da kanun bilgisi değil, hukukçu bakış açısıdır. Bu bakış açısıyla olan tespit edilmeli, bu tespitten sonra olaya idare hukuku ilkeleri uygulanarak olması gerekeni bulunmalıdır.

Böylece idare hukukuna idari faaliyet ekseninden bakılması gerektiği ortaya konmuş oldu. İdare hukukunun idarenin hukuku olmamasının bir diğer sebebi de idare dışındaki kişilerin de bazen idari faaliyetlere katılabiliyor olmasıdır. Bazı hallerde yasamanın, bazı hallerde yargının kendi fonksiyonları dışında, idari faaliyet olan faaliyetleri söz konusu olmaktadır. Hatta günümüzde artan şekilde, özel kişilerin idari faaliyetler yapması söz konusu olmaktadır. Organ olarak idare değildir; ama yaptığı idari faaliyettir. Yargı organının hakimlere lojman tahsisi yargısal değil idari nitelikli bir karardır. Aynı şekilde yasamanın milli saraylara veya kendi personeline ilişkin kararları yasamayla ilgili değil, idari faaliyetle ilgilidir. Bu hallerde, faaliyeti yerine getirene bakılmaksızın, idare hukuku gündeme gelir. Kısaca, idari faaliyet dediğimiz şey organik bakımdan mutlaka bir idare tarafından yapılan faaliyet değildir.

İdari faaliyetler açısından “meşrulaştırıcı kavram” kamu yararı kavramıdır. İdarenin idari faaliyetler yapabilmesi için özel kişilerden üstün güçlere ihtiyacı vardır, işte idareleri özel kişilerden üstün güçlerle donatmanın meşrulaştırılması kamu yararı kavramı sayesindedir; ancak kamu yararı kavramında da bir değişim yaşanmaktadır. Eskiden idari bir faaliyet için “kamu yararı özel yarardan üstündür” denip idarenin tek yanlı olarak işlemler yapması meşrulaştırılıyordu. Günümüzde ise artık kamu yararının mutlak üstünlüğünden söz edilmemektedir. Bir kere ortada bir “hak” varsa kamu yararından üstündür, zira hiçbir yarar haktan üstün olamaz. Yani kamu yararı bir hakkın ihlaline imkan veremez. Eskiden aralarında hiyerarşi olan kamu yararı ile özel yarar artık birbirini tamamlayan iki kavram haline gelmiştir. Avrupa hukukunun da idare hukuku, özellikle idarenin kamu hukuku üstünlükleri üzerinde önemli etkileri olmuştur. Avrupa hukuku rekabeti esas aldığı için idarenin birçok alandaki üstünlüğü artık kabul edilmemektedir. Yine AİHM içtihatlarıyla kavramın içi çok farklı şekilde doldurulmaya başlanmıştır. İşte idare hukukunun hareketli olması böyle bir şeydir. Kamu yararı kavramı kavramsal olarak, lafız olarak değişmemiştir; ancak on sene önceki kamu yararı ile bugünkü kamu yararı farklı şeylerdir. Bazı bilgiler ezberlenerek bu hareketliliğin yakalanması mümkün değildir.


I. İdare Hukukunun Özellikleri

İdare hukuku, hukuk devletinin bir gereği olarak, idarenin hukukileşmesini, sürekli hukuka bağlı hareket etmesini ve yine hukukun etkisiyle insan hakları ihlallerinin, hukuka aykırılıkların giderilmesini amaç edinmiştir. Amaç asla idareyi meşrulaştırmak, her yaptığına hukuki zemin bulmak değildir. Bilakis, idarenin daha iyi denetlenebilmesini sağlayarak hukukiliğin sağlanması amaçlanır.

Pek çok kitapta idare hukukunun genç bir hukuk dalı olduğu söylenir. Bu aslında idare hukukunun yeni doğmuş olmasından değil, adının yeni konulmuş olmasından ve yeni sistemleştirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. İdare hukuku aslında toplumların varlığından beri vardır, zaten var olan şeyin formüle edilmesi görece yeni bir tarihte olduğu için genç bir hukuk dalı olduğu söylenmektedir.

Daha önce de bahsedildiği gibi idare hukukunu bir teşkilatın hukuku olarak değil, idari faaliyetlerin hukuku olarak anlamak gerekir; ancak bu durum teşkilatla hiç ilgilenmeyeceği anlamına gelmez. İdare hukuku, idari teşkilatın kurulmasını da düzenlemek ve incelemek zorundadır. Bundaki amaç, bir yandan idarenin kuruluşundaki muhtemel problemleri öngörerek, teşkilatı daha az sorun çıkaracak şekilde kurabilmek, diğer yandan da idareyi kamu yararını sağlayabilecek yeterli güçle donatmaktır. İdare hukuku bünyesinde böyle bir çelişkiyi barındırıyor gözükmektedir, zira bir yandan idarenin yaptıklarını, yapabildiklerini ortaya koyarken, diğer yandan da yapabileceklerini hukukla sınırlamaktadır.

İdarenin bir yandan hukuka saygılı olması ve ihlal yapmaması, diğer yandan da ancak idarenin yapabileceği işler için özel kişileri aşan güçlere sahip olması gerekmektedir. İdare hem kuvvetli olmalı, hem de hukuka saygılı olmalı, bu gücünü kötüye kullanamamalıdır. Teşkilat konusunda var olan bu çelişki, parçalı bir idari yapı öngörülerek aşılmaya çalışılmıştır. Teşkilatta “çokluk içinde birlik” benimsenmiştir. Yani kamusal yetkiler tek bir makamda, tek bir tüzel kişilikte toplanmamış, binlerce kamu tüzel kişisine paylaştırılmıştır. Böylece gücün tek bir merkezde toplanması ve ezici, dağıtıcı bir güç haline gelmesi önlenmiştir. Bu parçalı yapılar bir bütün olarak hareket ettiğinde ise, kamu yararını gerçekleştirecek kudrete sahip olmaktadır. İdare hukuku hem çokluğu hem de birliği sağlamak zorunda olan bir hukuk dalıdır. Bu yüzden idare hukuku sadece idari faaliyetle ilgilenmez, teşkilatın kuruluşuyla da yoğun olarak ilgilidir.

İdare hukuku içtihadi bir hukuk dalıdır. Bunun sebebi, mevzuatla, önceden yapılacak düzenlemelerle idare hayatının gereklerine yetişmenin imkansız olmasıdır. Dolayısıyla mevzuatla konan idare hukuku çerçevesinin bir şekilde günceli takip etmesi, uyarlanması gerekmektedir. Bu güncellemenin en hızlı yolu da yargı kararlarıdır. Bu durum idare hukukunun önceden belirlenebilir, uyuşmazlıklar önleyici kesin kurallara sahip olmasını engeller. Önce kurallar konur, daha sonra çıkan uyuşmazlıklar üzerine verilen yargı kararlarıyla idare hukuku gelişir ve hukukilik altyapısı oluşur. Kısaca, mevzuat ve ilkeler asıl çizgiyi belirler, yargı kararları ise hareketliliği sağlar denebilir.

İdare hukuku alanındaki gelişmelerin önemli özelliklerinden biri, bu gelişmelerin çoğu zaman bir “geçmişi” olmasıdır. İdare hukuku, mevzuatla ana çizginin belirlenmesi, yargı kararıyla yönün belirlenmesi ve bu doğrultuda yeni düzenlemelerle eksikliklerin düzeltilerek yeni ihlallerin önüne geçilmesi şeklinde bir döngüyle ilerlemektedir. Yönü belirleyen yargı kararlarını veren hakimler olduğundan, ister istemez bir sübjektif boyut ortaya çıkmakta, çoğunluğun uzlaştığı kararlar çıkması mümkün olmamaktadır. İşte idare hukuku burada usulüyle, mantığıyla, metoduyla objektifliği sağlar.


II. İdare Hukukunun Temel İlkeleri

A. Hukuk Devleti İlkesi

Hukuk devleti bir idealdir, hukuk devleti olmanın gereklerini idarenin tüm işlem ve eylemlerinde esas almak ise idare hukukunun en temel niteliklerindendir. Hukuk devleti genel bir çerçevedir, devletin varlık sebebini ifade etmektedir. Bir devlet anayasada yazmakla hukuk devleti haline gelmez. Bir devlet her gün, her işlem ve eylemiyle, sürekli hukuk devleti olma sınavı vermektedir. “Hukuk devleti olmak, yaptığı işlemlerden, eylemlerden, aldığı kararlardan, çıkarttığı kanunlardan, insanlar arası ilişkiyi düzenleyen kültüründen yola çıkarak değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Hukuk devleti olmak, hukuka dayalı olmaktır.”

Hukuk devleti olmak aslında sadece idareyi ilgilendiren bir mesele değildir. Yasama yaptığı düzenlemelerle, yargı verdiği kararlarla hukuk devletini gerçekleştirme görevini yerine getirirler; ancak en büyük yük idarenin üstündedir, zira hakları ihlal potansiyeli en yüksek olan idaredir. İdare, kamu yararını sağlamak üzere kendisine verilen güç nedeniyle sürekli bir sınav vermek zorundadır. Hukuk devletinde idare bu sınavda sürekli başarılı olur, hiçbir hukuka aykırılık gerçekleştirmez demek mümkün değildir. Buradaki ölçüt, az ihlal yapmaktır, hiç yapmamayı hedefleyerek mümkün olduğunca az ihlal yapmaktır. Bunu bir devin yürüyüşüne benzetebiliriz. Dev o kadar büyüktür ki yürürken bazen önündekileri görmez ve ezerek zarar verir. İşte bir hukuk devletinde, az olmakla birlikte böyle zararlar ortaya çıktığında, bu zararların tazmin edileceği mekanizmalar bulunmalıdır. İdare az ihlal yapmak için yola çıkar, ihlalleri engelleyecek önlemleri alır, az sayıda da olsa ihlaller meydana geldiğinde zararı tazmin eder ve bu ihlallerden ders alarak bir daha yapmamak hususunda kendini geliştirir.

B. Kanunilik İlkesi

Kanunilik ilkesi, idarenin eylem ve işlemlerinde hem kanuna dayanmasını hem de kanuna aykırı davranmamasını öngören bir ilkedir. İdare hukukunda yetkisizlik asıldır, kendiliğinden oluşan, idarenin kendiliğinden üstlenebileceği bir yetki yoktur. İdare ancak kanunla veya temelinde kanun olan bir işlemle yetkilendirildiği alanda faaliyet gösterebilir. Bu idarenin kanuna dayanmasıdır. İdarenin kanuna aykırı davranmaması ise, kanuna dayanan, yetkisi olan idarenin, bu yetkisini kanuna aykırı şekilde kullanmamasını ifade eder. Yani kanun hem yetkinin temelinin oluşturur hem de bu yetkinin sınırlarını çizer.

C. Eşitlik İlkesi

Eşitlik ilkesi evrensel bir ilkedir; ancak eşitlikten anlaşılması gereken matematiksel bir eşitlik değildir. Esas mesele “eşitsizlik yaparak eşitliği sağlama” anlayışının gerekçelendirilmesidir. Örneğin anayasamızda pozitif ayrımcılığa izin veren bir hüküm vardır. Bu maddede pozitif ayrımcılık eşitlik ilkesinin istisnasıdır denmiyor, zira eşitlik ilkesinin istisnası olamaz. Maddede pozitif ayrımcılık eşitlik ilkesine aykırı değildir diyor, aslında eşit olmayanları eşitleştirmek için bir eşitsizlik yapılmaktadır.

Neyin eşitsizliğe yol açtığının tespiti, idare hukukunun en önemli gündemlerinden biridir. Kitaplarda “aynı şartlarda olanlara aynı, farklı şartlarda olanlara farklı davranılması eşitliğe aykırı değildir” deniyor. Bu tamamıyla doğru kabul edilemez. Aynı şartlarda olanlara aynı davranılması doğaldır; ancak “aynı şart” belirlenirken eşitsiz belirleme yapılmış olabilir. Örneğin hava harp okuluna girenlerde en ufak bir göz bozukluğu kabul edilmez, en ufak rahatsızlıkta başka hizmet sınıflarına geçirilir. Burada eşitler arasında, hizmetin gereklerine uygun olarak bir eşitsizlik yapılmıştır. Aynı şart hukukçu olmak için getirilseydi, burada hukuka aykırı bir eşitsizlik belirlemesi yapılmış olurdu. İki halde de eşitsizlik olmasına rağmen ilki hukuka uygun ikincisi ise hukuka aykırıdır. Görüldüğü gibi sadece var olan kuralın eşit şartlarda olanlara eşit olarak uygulanması eşitlik ilkesini sağlamak için yeterli değildir. Şartların belirlenmesinde de eşitlik ilkesine riayet edilmelidir.

Eşitlik ilkesi, hava harp okulu örneğinde olduğu gibi, hizmetin gerektirdiği şartların aranmasına, bu yönde bir eşitsizlik yapılmasına engel değildir. Eşitlik ilkesi, keyfi şartların getirilmesini engellemektedir. Belli şartları taşıyanların söz konusu hizmeti yerine getirmeye elverişli olmadığının objektif ve zorunlu olarak ortaya konması gerekir, “böyle nitelikler olsa daha iyi olur” gibi bir değerlendirme kabul edilemez. Yani bir şartın, hizmet gerekleri açısından zorunlu bir şart olması gerektiği, aksi halde eşitlik ilkesine aykırı olacağı söylenmelidir. Eşitlik ilkesi farklılıkları eşitliğe aykırı olmaktan çıkaracak gerekçeler ortaya koyabilmelidir. Eşitlik ilkesi imtiyaz sağlamaz; ama farklılık sağlayabilir.

Eşitlik ilkesi “tüm kapıları açan maymuncuk bir ilkedir”. Başlangıçta durumu değerlendirmede, orta düzeyde gerekçelendirmede, son aşamada ise yargı gerekçesi olarak kullanılabilir. Sadece eşitlik ilkesi değil, diğer tüm ilkeler çok yönlü ve çok taraflı ilkelerdir. Dolayısıyla bu ilkelerin içeriğini anlayabilmek için yargı kararlarını takip etmek gerekmektedir.

D. Sosyal Devlet İlkesi

İdare, sosyal devlet ilkesini hayata geçirmek için bazı tedbirler almalıdır, bu anayasal bir zorunluluktur. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar için bir takım pozitif ayrımcılık tedbirleri alınmaktadır ve bunlar sosyal devlet ilkesinin gereğidir. İdare, dezavantajlı gruplara fırsat eşitliği tanıyacak birtakım düzenlemeler yapmalıdır. Kamu hizmetlerinin kurulması ve işleyişinde toplumda fırsat eşitliğini sağlayıcı tedbirler almalıdır. Bununla birlikte sosyal devlet olmanın anayasal bir tercih olduğu da söylenmelidir. Devlet anayasasında sosyal devlet olmayı tercih ettiği için sosyal devlettir. Ayrıca sosyal devletin işlevselliğinin de bir imkan meselesi olduğu belirtilmelidir. Anayasa, hem bu tercihi, hem de bunun sınırını ortaya koymaktadır.


III. İdare Hukukunun Kaynakları

İdare hukukunun en önemli kaynaklarından biri anayasadır. Anayasa hem öngördüğü ilkeler hem de doğrudan düzenlediği alanlar itibari ile idare hukukunun temel kaynağıdır. Vedel’e göre “idare hukukunun başlıkları anayasada yer almaktadır”. Yani idare hukuku temelini anayasadan alır. Temel olarak anayasanın seçilmesinin sebebi, bunun kanun kadar kolay değişmemesi ve kanunla değişmesi istenmeyen hususların, ülkedeki konsensusla elde edilmiş anayasada maddeleşmesi yoluyla korunma isteğidir. Bu yüzden örneğin ormanlara ilişkin anayasal maddelere rastlamak mümkündür. Aynı şekilde kamu hizmetlerine girmede eşitlik diye bir ilke getirilerek, hizmetin gerektirdiği nitelik dışında niteliklerle kamu görevlisi alınması engellenmek istenmiştir. Anayasa aynı zamanda bir sosyal uzlaşı metnidir, özellikle sosyal problemlerin çok olduğu, farklı sosyal katmanların birbirinden habersiz olduğu devletlerde idare hukukunun başlıklarının anayasada bulunması ayrı bir önem taşır. Anayasa bunlar arasındaki uyuşmazlıkları çözmez, çözmeye yaramaz; ancak bu uyuşmazlıkların çözüleceği zemini oluşturur.

“Anayasallık bloğu” denen şey anayasa metninden ibaret değildir, hukukun genel ilkeleri, uluslararası mahkemelerin verdikleri kararlar, anayasa mahkemesinin ortaya koyduğu kavramlar hep anayasallık bloğu içindedir.

Diğer bir kaynak kanunlardır. İdare hukukunda kanunlar sayıca çok fazladır, ayrıca neredeyse her kanunda idare hukukuna ilişkin hükümler bulunmaktadır.

Taraf olunan uluslararası sözleşmeler de idare hukukuna kaynak teşkil eder. Zira bu sözleşmeler çoğu zaman idare hukuku alanında önemli değişiklikler yapmayı zorunlu kılar. Örneğin gümrük birliği anlaşmalarının tarafı olan ülkeler, gümrük kurallarını bu anlaşma çerçevesinde düzenlemek zorundadırlar. Türk idare hukuku da, AB adaylık sürecinde ve tarafı olduğumuz AİHS dolayısıyla, uluslararası sözleşmelerden etkilenmiş ve etkilenmeye devam etmektedir.

Son olarak tartışmalı olmakla birlikte örf adet kurallarının idare hukukunun kaynağı olduğundan söz edilebilir. Bir kuralın örf adet kuralı olabilmesi için toplumda uzun süreden beri uygulanıyor olması gerekir. Toplumda bu kurallara uymak konusunda bir inanç mevcut olmalıdır. Ayrıca söz konusu kuralın hukuka da aykırı olmaması gerekir. İdare hukukçularının büyük bir kısmı örf adet kurallarının idare hukukunda kaynak olamayacağını kabul etmektedir, bu yazarlara göre idare hukukunun yapısı örf adet kurallarının hukuk kuralları olmasını engellemektedir. Karşı görüş ise (kürsü de bu görüştedir) buna katılmamakta, gerek pozitif hukukta gerek uygulamada örf adet kurallarının var olduğunu söylemektedir.

İdari teamül örf adetle karıştırılmaktadır; ancak farklı bir şeydir. İdari teamül toplumda ortaya çıkan bir kural değildir, idarenin süreklilik arz eden uygulamasıdır. Dolayısıyla oluşumları tamamen farklıdır. Nitelik olarak da farklıdırlar, zira örf adet hukukun kaynağı olabilir; ancak idari teamül en fazla uygulayıcılar bakımından bir kaynak olabilir.


IV. İdare Hukukunun Bugünkü Görünüşü

A. Teknolojik Gelişmeler

Hızla gelişen teknoloji, idare hukukunu da etkilemektedir. Teknolojik gelişmeler dolayısıyla idare hukuku bir dönüşüm geçirmektedir. Teknolojinin yaygınlaşması ve gelişmesi, özellikle kamu hizmetlerini etkilemektedir. Artık birtakım hizmetler internet üzerinden verilebilmektedir. Bu, kamu hizmetinin yürütülmesindeki değişimdir. Bu değişim bir yandan hayatı kolaylaştırırken, bir yandan bir takım hukuki problemlere yol açmaktadır. Örneğin elektronik imza yöneticilerin işini kolaylaştırırken ispat problemlerine ve bu sistemlerin siber güvenliğine ilişkin meselelere yol açmaktadır.

B. Küreselleşme

Küreselleşme, idare hukukunu dönüştüren kavramlardan birisidir. Küreselleşme ile birlikte ticari ve siyasi hayatta meydana gelen değişimler, dünya ekonomisinin bir parçası olmak ve bu sistemin parçası olmak dolayısıyla yapmak zorunda olunan değişimler, hep idare hukukunun önemli derecede değişmesine sebebiyet vermektedir. Örneğin IMF ile girilecek herhangi bir ilişki, ülkeleri köklü reformlar yapmaya mecbur bırakmaktadır. Ülkemizden, üst kurul ya da bağımsız idari otoritelerin kuruluşları örnek verilebilir. Bunlar, bizim kendi idare geleneğimizden gelmeyen, küresel birtakım taleplerin yerine getirilmesi için kurulan kuruluşlardır.

C. AB ve AİHS Etkisi

AB süreci ve AİHS sisteminin idare hukuku üzerinde üç boyutlu bir etkisi vardır:

İlk olarak idari faaliyetleri etkilemekte, kamu hizmetleri, kolluk, regülasyon ve özendirme belirgin olarak AB ve AİHS etkisine girmektedir.

İkincisi, idari teşkilatta önemli etkileri vardır.

Üçüncü olarak da idari yargılama usulünü etkilemektedir.

AB üyeliği süreci, Türkiye’nin özellikle kamu yönetimini önemli ölçüde etkilemiştir. Türkiye adaylık sürecinde AB kamu yönetimi ilkelerini benimsemiş, bunlara kendi mevzuatında yer vermiştir. Bu ilkelerden bazıları şunlardır:

  • Güvenilirlik ve öngörülebilirlik ilkesi
  • Açıklık ve şeffaflık ilkesi
  • Hesap verilebilirlik ilkesi
  • Etkenlik ve verimlilik ilkesi
  • Katılımcılık ilkesi

Bütün bunlar demokrasinin sadece seçim zamanları ile sınırlı olarak değil, aynı zamanda idari faaliyetler yürütülürken, idare karar alırken de bireylerin bu süreçlere katılmasını sağlayarak demokrasi ilkesini gerçekleşmesini temin etmeye yarayan hususlardır.

Bir taraftan paradoks gibi gözükse de idarenin küçülmesi, devletin küçülmesi, idari faaliyetlerin özelleştirme veya serbestleştirme gibi yöntemlerle azaldığı görülmektedir. Ancak bu, idare hukukunun etkisinin, kapsama alanının daraldığı anlamına gelmiyor. Tam aksine idare hukuku bugün çok daha etkili bir hukuk haline gelmiş bulunmaktadır. Özellikle de regülasyon dediğimiz faaliyetle idarenin faaliyetlerinin ve idarenin özel hukuk kişilerinin faaliyetleri üzerindeki denetim ve gözetim yetkisinin daha kapsamlı hale geldiğini görüyoruz.” (Tırnak içindeki son iki paragraf, doğrudan ders notundan alınmıştır ve hocanın cümleleridir.)

İÜHF İdare Hukuku ses kaydı notundaki “idare hukukunun alanı” bölümünün özeti burada sona eriyor. Tüm konuları bu şekilde paylaşacağız. Çalışmalar sonlanınca ise hepsini bir pdf dosyası olarak sizlere sunacağız.  Böylece sitemize kaliteli bir idare hukuku ders notu daha kazandırmış olacağız. PDF’ler hazır olana kadar bunlarla “idare edin”. Nasıl espri ama, aşırı komik…